Etiket

neler dikkat etmeliyiz

Göz at

İkisi de aynı ana babanın evladı fakat ikisi de birbirinden çok farklı. Sanki iki farklı kültür ya da ortamda, iki farklı aile ya da insanlarla büyümüşler gibi; bedenen benzeseler dahi, karakter olarak çok farklılar.

İki kardeş arasındaki bu tür farklılıkları yaşamayan, onaylamayan sanırım yoktur. Kendim de dahil, çoğu anne aynı şeyi söylüyor. Bu farklılıkların neticesini kimisi genlere bağlarken, kimisi ise çevresel koşullara bağlıyor. Fakat durum şu ki: karakter farkını ne yalnızca gene, ne de yalnızca çevreye bağlı kılmak, sorunun doğru cevabı değildir. Kişiliğin gelişiminde önemli detaylar vardır. Bunlar çocuğun genleriyle ilgili olduğu kadar annenin hamilelik süreci, bebeğin bilhassa 0-1 yaş olmak üzere ilk altı yaş döneminde ne denli güvenli bağlanma gerçekleştirdiği (helikopter ebeveynlik yapmadan, ilginin bile dengeli olduğu), bilhassa bu dönemlerinde yeterince sevgi ve ilgi görüp görmediği, ayna nöronları, aile içi davranışlar, çevresel koşullar, travmalar, arkadaş çevresi; kısacası hepsi bir bütünsel olarak etkiler. Dahası; izlediği YouTube kanalları ve çizgi filmler de dahil çünkü oradan da kendine bir kahraman ya da rol model geliştirebilir.

Her insan kendine özgü kişiliği ile doğar. Daha somut bir örnek olabilmesi için şöyle bir örneklendirme yapalım: Diyelim ki Ayşe’den bahsediyoruz. Ayşe yeni doğmuş bir birey olsun. Ayşe; mizacı gereği çabuk sinirlenen, cana yakın, hırslı, inatçı, sevgi diliyle konuşan, insanları önce gözlemleyerek analiz etmeye çalışan, gözlem sonucu güvenebileceğine kanaat getirirse ancak o zaman iletişim kuran, kıskanç, paylaşımcı, doğaya ve insana değer veren, tembel, meraklı, sorgulayan bir karakter olsun. Görüldüğü üzere her insanda olduğu gibi Ayşe’nin de iyi ve kötü yönleri var. Aslında Ayşe’nin bu özelliklerine iyi ve kötü diyen, onları böyle adlandıran, onları kategorize eden biziz.

Çoğumuzun ise atladığı bir durum var: Çocuklarımızı eğitelim, öğretelim, güzel davranışları huy edinsinler diye onlara anlatalım, yapması ve yapmaması gerekenleri söyleyelim, şayet uygulamazlarsa belki de psikolojik veya fiziksel şiddeti bile göze alarak yaptırım uygulayalım fakat en sonunda bizim istediğimiz gibi çocuklar olsun düşüncesiyle çocuk yetiştiriyoruz. Olması gerekense aslında; gerçek kimliği görüp, o kimlik üzerinden rehber olmaya, huylarının arasındaki en sivri noktaları törpülemeye, potansiyelindeki uyuyan güzel huylarını canlandırmak, aktive olmuş kötü huylarını ise pasifize etmek, merak ve sorgulamasını geliştirmek, kendini gerçekleştirmesine yardımcı olmak, ilimsel ve bilimsel olarak çocuğu doğru yönlendirmek ebeveynlerin asıl amacı olmalı. Biz ebeveynlerin asıl görevi budur aslında. Örneği yine Ayşe üzerinden vereceksem şayet; siniri öfkesi tembelliği kıskançlığı meraklı olmasını yontalım biz, kişilik özellikleri arasındaki bu huylarını bertaraf edelim; geriye yalnızca seven paylaşan güvenilir insan tipi modeli olsun… Diyelim ki bunu başardık (çocukluk döneminde). Sonra ne olacak: Ya mış gibi bir yaşam sürecek; olduğu gibi görünmediği benliğinin arkasında gerçek karakterini gerek fark ederek, gerek fark etmeyerek, ya travmalı bir çocukluk dönemi olacak ki bu da hem kendi yaşantısını hem de kendi neslini devam ettireceği yavruları ve onların nesillerini de etkileme ihtimali yüksek olan travmaları olacak, ya da ergenlik dönemi zor ve tamamen aileden kopuk bir çocuk olacak…

Çocuğu olduğu gibi kabul etme, olanı inşa etme ve bu doğrultuda yönlendirme önemli olandır. Yani annenin psikolojik durumu, bedensel ve zihinsel sağlığı, hamilelik süreci, genetik faktörler ilk etapta karakter açısından etkili olan faktörlerdir. Bunun üzerine olacak inşa ise başta annenin olmak üzere (ya da anne kimliğini üstlenmiş kişi) aileler arasındaki iletişim ve davranış şekli, çevre, çocuğun gördüğü kişilerin davranışları, ona karşı nasıl davranıldığı, yapıcı mı yoksa yıkıcı mı eleştirel yaklaşıldığı, nasıl yönlendirildiği de var olan karakterinin üzerine eklenir, tamamlanır.

Ev temizliği, yemek, tek başına yenidoğan banyosu, 3 yaşında bir kız ve yeni kardeşi olduğu için özel davranılması gereken bir hassasiyetlik, misafir ağırlama, bebek gazı, uykusuzluk, doktor kontrolleri, blog yazma, annenin kişisel bakım ihtiyaçları, işitme engelli annelerimiz için sosyal sorumluluk projesi, çocuk doktorumuzla blog için özel çekimler, diyetisyenimizle blog için video çekim projeleri, katılacağım davetler,  röportaj hazırlıkları. Benim lohusa dönemimin büyük kısmı özetle bu şekilde. Bir müddet sonra da tüm bu sorumlulukların hepsiyle, iki çocukla birlikte üstlenmek ve hepsini tek başına gerçekleştirmek.

Şimdi ne demeliyim? “Aman Allahım, hayat çok zor!” , “Blogumla ilgilenmeyeyim ve işitme engelli annelerimizi de sonra düşünürüm”, “kendime bakmaya fırsatım yok, bir de takıp takıştırmaya mı uğraşayım?”,”Bu çocuk neden ağlıyor, uykusuzluktan geberiyorum!”

Ben bu cümlelerin hiçbirini sarf etmiyorum ve düzenimden de eksilen hiçbir şey yok. Çünkü, insanı yoran iş yükü değil, strestir. Ben, yaptığım her şeyi severek yaptığım için kolay kolay strese maruz kalmıyorum. Dolayısıyla da bu saydıklarımın hepsine şükür ki yetişiyorum. Çok mu kolay yetişiyorum, elbette hayır. Ama yetişebiliyorum 🙂

İki çocuklu hayata girmeden önce, ben de çok korkuyordum; acaba başarabilecek miyim, acaba düzenim değişecek mi, acaba yetişebilecek miyim, acaba annem evine döndüğünde hem eve hem de çocuklara yetecek miyim, acaba acaba acaba… Lohusalığımın ilk dönemlerinde biraz babaanne, biraz anneanne yanımda kalıp bana yardımcı oldular sağolsunlar. Onların da çok faydasını gördüm ilk haftalar ama eninde sonunda evli evine köylü köyüne dönecekti. Ve bu korkarak yanaştığım hayat benim hayatımdı!

Korkmanın, yeni değişen günlük yaşamıma hiçbir faydası olmadığı gibi, beni atalete sürükleyeceği için öncelikle hazırlığa zihnimde başladım. Beni etkileyen; insanların çok zor, ne yapacaksın, nasıl yapacaksın demeleriydi, zor olduğuna içten içe beni inandırmalarıydı ve benim de gözümde büyütmemdi. Halbuki, o iki çocuk bana emanetti ve her şeyden ötesi de, benim canlarımdılar. Onlar benim için engel değildi ve öncelik her zaman onlarındı. Bu gerçekliği farketmem ile üzerimdeki korku, korkunun ardından da stresi savdım düşüncelerimden ve bedenimden. Böylelikle gücümü de hissettim.