Yazar

Kampçı Bebek

Göz at

Siberian Wellnes ❄️

25 yıl önce Rusya’nın Sibirya bölgesinin başkenti olan Novosibirsk’te kurulmuş olan firma, bu bölgenin -40 ile +40 dereceler arasına dayanıklı kendiliğinden yetişen endemik bitki örtüsünden faydalanarak bizlere temiz içerikli güzellik ve bakım ürünleri sunuyor. Sibirya doğası dediğimiz yerde seracılık yapılmıyor, tarım ilacı kullanılmıyor ve gübreleme yok. Bu sebeple buradaki bitkilere şifalı bitkiler deniyor.

Ülkemize sekiz yıl önce girmiş olan Siberian Wellness markasının ürün yelpazesini bitkisel içerikli kişisel bakım ürünleri, takviye edici fonksiyonel gıdalar ve doğal kozmetik ürünler oluşturuyor. Ekolojik çözüm arayan herkesin bir şeyler bulabileceği 200’den fazla ürüne sahip.

Siberian Wellness da gıda takviyelerinde yapay katkı maddesi bulunmuyor. Aynı zamanda güzellik ürünlerinde de sülfat, paraben, ftalat, madeni yağ, sentetik parfüm ve renklendirici kullanılmıyor. Ürünlerin ambalajları dahi biyolojik olarak çözülebilen maddelerden oluşuyor. Ve üretim süreci en katı çevre normlarına uygun şekilde gerçekleştiriliyor.

Sibirya’nın vahşi doğasını korumak için nadir hayvan ve bitki türlerinin kurtarılmasına yönelik eko projeleri destekleyen ve WWF ile işbirliği yapan Siberian Wellness, dünyanın en derin gölü olan Baykal Gölü‘nü koruyan ‘The World Around You’ fonunu hayata geçirmiştir. Yaptığımız her alışverişte bu fona bütçe ayrılıyor olması sizce de çok tatlı değil mi?

2007 yılında şirkete ait Bilimsel Araştırma merkezi kurulmuş ve aynı tarihte ilk patentleri de alınmıştır. Ayrıca kendi Ar-ge birimi, laboratuvarları ve bünyesinde çalışan 106 bilim adamı bulunmaktadır.

Kendini kalbi olan şirket olarak tanımlayan firma, hayvanlar üzerinde deney yapmıyor ve markanın çoğu ürünü %100 vegan.

Sonuç olarak diyebiliriz ki; Siberian Wellness bilimsel araştırmalara yatırım yapan, ürünlerinde doğal üretime, çevre ve insan sağlığına önem veren, daha uygun fiyatlandırma için doğrudan satış sistemine geçmiş global bir network marketing firmasıdır.

Bonus: Dünyadaki toplam 190 ülkenin 65’inden ürünlerini sipariş etmek ve sisteme dahil olmak mümkün!

Siberian Wellness;

*Tarım Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı onaylı

*Uluslar arası yüksek kalite belgeleri olan

*Amerika FDA onaylı

*Helal belgesi ve Kosher sertifikasına sahip bir markadır.

Kullanıcı memnuniyeti oldukça yüksek olan tertemiz ürünleri denemek ve bilgi almak isterseniz kampcibebek@gmail.com adresine mail atabilirsiniz.

Ya da güvenilir bir markanın ilk danışmanlarından olmak isterseniz aşağıdaki üyelik linkine tıklayarak ekibimizin bir parçası olabilirsiniz.

https://tr.siberianhealth.com/tr/shop/user/registration/CONSULTANT/?ref=2538273720

İçinde bulunacağınız ekip RÜYA EKİP.

Rüya ekip olarak;

Kadın istihdamını önemsiyor, ücretsiz eğitimler ile kişisel gelişim imkanı veriyoruz. Ayrıca yeni bir sosyal çevre ve ek kazanç imkanı da sağlıyoruz.

Yeni ve güzel başlangıçlara…

İkisi de aynı ana babanın evladı fakat ikisi de birbirinden çok farklı. Sanki iki farklı kültür ya da ortamda, iki farklı aile ya da insanlarla büyümüşler gibi; bedenen benzeseler dahi, karakter olarak çok farklılar.

İki kardeş arasındaki bu tür farklılıkları yaşamayan, onaylamayan sanırım yoktur. Kendim de dahil, çoğu anne aynı şeyi söylüyor. Bu farklılıkların neticesini kimisi genlere bağlarken, kimisi ise çevresel koşullara bağlıyor. Fakat durum şu ki: karakter farkını ne yalnızca gene, ne de yalnızca çevreye bağlı kılmak, sorunun doğru cevabı değildir. Kişiliğin gelişiminde önemli detaylar vardır. Bunlar çocuğun genleriyle ilgili olduğu kadar annenin hamilelik süreci, bebeğin bilhassa 0-1 yaş olmak üzere ilk altı yaş döneminde ne denli güvenli bağlanma gerçekleştirdiği (helikopter ebeveynlik yapmadan, ilginin bile dengeli olduğu), bilhassa bu dönemlerinde yeterince sevgi ve ilgi görüp görmediği, ayna nöronları, aile içi davranışlar, çevresel koşullar, travmalar, arkadaş çevresi; kısacası hepsi bir bütünsel olarak etkiler. Dahası; izlediği YouTube kanalları ve çizgi filmler de dahil çünkü oradan da kendine bir kahraman ya da rol model geliştirebilir.

Her insan kendine özgü kişiliği ile doğar. Daha somut bir örnek olabilmesi için şöyle bir örneklendirme yapalım: Diyelim ki Ayşe’den bahsediyoruz. Ayşe yeni doğmuş bir birey olsun. Ayşe; mizacı gereği çabuk sinirlenen, cana yakın, hırslı, inatçı, sevgi diliyle konuşan, insanları önce gözlemleyerek analiz etmeye çalışan, gözlem sonucu güvenebileceğine kanaat getirirse ancak o zaman iletişim kuran, kıskanç, paylaşımcı, doğaya ve insana değer veren, tembel, meraklı, sorgulayan bir karakter olsun. Görüldüğü üzere her insanda olduğu gibi Ayşe’nin de iyi ve kötü yönleri var. Aslında Ayşe’nin bu özelliklerine iyi ve kötü diyen, onları böyle adlandıran, onları kategorize eden biziz.

Çoğumuzun ise atladığı bir durum var: Çocuklarımızı eğitelim, öğretelim, güzel davranışları huy edinsinler diye onlara anlatalım, yapması ve yapmaması gerekenleri söyleyelim, şayet uygulamazlarsa belki de psikolojik veya fiziksel şiddeti bile göze alarak yaptırım uygulayalım fakat en sonunda bizim istediğimiz gibi çocuklar olsun düşüncesiyle çocuk yetiştiriyoruz. Olması gerekense aslında; gerçek kimliği görüp, o kimlik üzerinden rehber olmaya, huylarının arasındaki en sivri noktaları törpülemeye, potansiyelindeki uyuyan güzel huylarını canlandırmak, aktive olmuş kötü huylarını ise pasifize etmek, merak ve sorgulamasını geliştirmek, kendini gerçekleştirmesine yardımcı olmak, ilimsel ve bilimsel olarak çocuğu doğru yönlendirmek ebeveynlerin asıl amacı olmalı. Biz ebeveynlerin asıl görevi budur aslında. Örneği yine Ayşe üzerinden vereceksem şayet; siniri öfkesi tembelliği kıskançlığı meraklı olmasını yontalım biz, kişilik özellikleri arasındaki bu huylarını bertaraf edelim; geriye yalnızca seven paylaşan güvenilir insan tipi modeli olsun… Diyelim ki bunu başardık (çocukluk döneminde). Sonra ne olacak: Ya mış gibi bir yaşam sürecek; olduğu gibi görünmediği benliğinin arkasında gerçek karakterini gerek fark ederek, gerek fark etmeyerek, ya travmalı bir çocukluk dönemi olacak ki bu da hem kendi yaşantısını hem de kendi neslini devam ettireceği yavruları ve onların nesillerini de etkileme ihtimali yüksek olan travmaları olacak, ya da ergenlik dönemi zor ve tamamen aileden kopuk bir çocuk olacak…

Çocuğu olduğu gibi kabul etme, olanı inşa etme ve bu doğrultuda yönlendirme önemli olandır. Yani annenin psikolojik durumu, bedensel ve zihinsel sağlığı, hamilelik süreci, genetik faktörler ilk etapta karakter açısından etkili olan faktörlerdir. Bunun üzerine olacak inşa ise başta annenin olmak üzere (ya da anne kimliğini üstlenmiş kişi) aileler arasındaki iletişim ve davranış şekli, çevre, çocuğun gördüğü kişilerin davranışları, ona karşı nasıl davranıldığı, yapıcı mı yoksa yıkıcı mı eleştirel yaklaşıldığı, nasıl yönlendirildiği de var olan karakterinin üzerine eklenir, tamamlanır.

Ev temizliği, yemek, tek başına yenidoğan banyosu, 3 yaşında bir kız ve yeni kardeşi olduğu için özel davranılması gereken bir hassasiyetlik, misafir ağırlama, bebek gazı, uykusuzluk, doktor kontrolleri, blog yazma, annenin kişisel bakım ihtiyaçları, işitme engelli annelerimiz için sosyal sorumluluk projesi, çocuk doktorumuzla blog için özel çekimler, diyetisyenimizle blog için video çekim projeleri, katılacağım davetler,  röportaj hazırlıkları. Benim lohusa dönemimin büyük kısmı özetle bu şekilde. Bir müddet sonra da tüm bu sorumlulukların hepsiyle, iki çocukla birlikte üstlenmek ve hepsini tek başına gerçekleştirmek.

Şimdi ne demeliyim? “Aman Allahım, hayat çok zor!” , “Blogumla ilgilenmeyeyim ve işitme engelli annelerimizi de sonra düşünürüm”, “kendime bakmaya fırsatım yok, bir de takıp takıştırmaya mı uğraşayım?”,”Bu çocuk neden ağlıyor, uykusuzluktan geberiyorum!”

Ben bu cümlelerin hiçbirini sarf etmiyorum ve düzenimden de eksilen hiçbir şey yok. Çünkü, insanı yoran iş yükü değil, strestir. Ben, yaptığım her şeyi severek yaptığım için kolay kolay strese maruz kalmıyorum. Dolayısıyla da bu saydıklarımın hepsine şükür ki yetişiyorum. Çok mu kolay yetişiyorum, elbette hayır. Ama yetişebiliyorum 🙂

İki çocuklu hayata girmeden önce, ben de çok korkuyordum; acaba başarabilecek miyim, acaba düzenim değişecek mi, acaba yetişebilecek miyim, acaba annem evine döndüğünde hem eve hem de çocuklara yetecek miyim, acaba acaba acaba… Lohusalığımın ilk dönemlerinde biraz babaanne, biraz anneanne yanımda kalıp bana yardımcı oldular sağolsunlar. Onların da çok faydasını gördüm ilk haftalar ama eninde sonunda evli evine köylü köyüne dönecekti. Ve bu korkarak yanaştığım hayat benim hayatımdı!

Korkmanın, yeni değişen günlük yaşamıma hiçbir faydası olmadığı gibi, beni atalete sürükleyeceği için öncelikle hazırlığa zihnimde başladım. Beni etkileyen; insanların çok zor, ne yapacaksın, nasıl yapacaksın demeleriydi, zor olduğuna içten içe beni inandırmalarıydı ve benim de gözümde büyütmemdi. Halbuki, o iki çocuk bana emanetti ve her şeyden ötesi de, benim canlarımdılar. Onlar benim için engel değildi ve öncelik her zaman onlarındı. Bu gerçekliği farketmem ile üzerimdeki korku, korkunun ardından da stresi savdım düşüncelerimden ve bedenimden. Böylelikle gücümü de hissettim.

Fransa‘nın başkenti Paris‘in sembol yapılarından biri olan Notre Dame Katedrali, hem Fransa tarihinin bir sembolü, hem de Paris’in silüetinin vazgeçilmez bir parçası olarak niteleniyor. Ortaokulda iken gittiğim, Notre Dame’ın Kamburu karakterinden dolayı o yaşta bile ilgimi fazlasıyla çekmiş bu yapı ile ilgili biraz bilgi vermek istiyorum.

Paris’in kalbi olarak da anılan 850 yıllık görkemli katedralin yapımına 1163’te başlandı ve yapımı 200 yıla yakın sürdü. 1345’te bitirilen Notre Dame Katedrali, ismini Meryem Ana’dan alıyor. Ve her yıl 14 milyona yakın turist vitray pencerelerini ve uçan payandaları görmek için katedrale geliyor.

UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Notre Dame Katedrali, Hristiyanlık dünyası için büyük önem taşıyor. Seine Nehri’nde bulunan küçük bir adada yer alan katedral, İncil’den alıntıların bulunduğu kapıları, resimleri ve vitraylı cam tasarımları ile görkemli bir atmosfere sahip.

Fransız gotik eserlerinin en ünlülerinden biri olan ve bir çok Fransız katedralinin çiziminde örnek alınmış şaheser niteliğinde bir yapı.

Notre Dame Katedrali, Paris

6. Henry’nin krallık tahtına çıkışı, Napolyon’un imparator oluşu ve tarihte çok önemli yerleri olan şahsiyetlerin evlilikleri gibi birçok çok önemli olaya şahitlik eden katedralde Haçlı seferi döneminde savaşa giden askerlerin yola çıkmadan önce dizleri üzerine çöküp dua ettiği biliniyor.

Devrimcilerin bu muhteşem tapınağı yağmalayıp tahrip etmelerinin ardından, yeniden restore edilen katedralde sayısız defa güzelleştirme çalışmaları yapılmış.

15 Nisan 2019’da çıkan yangınla çatısının büyük bölümü tahrip olan katedral, dünyanın dört bir yanından toplanan bağışlarla kapsamlı bir restorasyon sürecine girdi. Bugün ise hem sanatsal hem de mimari açıdan ziyaretçileri büyüleyen bir atmosfer sunan katedralin, yangından önce çekilmiş fotoğraflarına bakarsanız, kulenin tepesinde bir horoz figürü görürsünüz. Yangında yok olan bu horoz figürü, tamamen dekoratif amaçlı değildi. 1935 yılında İsa’nın dikenli tacı, şehrin koruyucuları Aziz Denis ve Aziz Genevieve’ye ait parçalarından oluşan üç küçük kalıntı bu metal horozun içine yerleştirildi. Burada amaç, cemiyetin üyelerini korumak için bir tür paratoner oluşturmaktı deniyor.

Almanya’nın başkenti Berlin, kentin ortasından geçen Spree Nehri’nin iki kıyısında kurulmuş bir kent. 20. yüzyılın ikinci yarısından 1990’a kadar kenti Doğu ve Batı Berlin olarak ikiye ayıran Berlin Duvarı ile anılsa da günümüzde doğallığı, farklı kültürleri kucaklayan hoşgörüsü, enerjisi ve dinamizmiyle zarif bir metropol. Şehrin tam ortasında kilometrelerce uzanan güzel parklar ve nefis bahçeler Berlin’in hiçbir zaman eskimeyeceğini gösteriyor.

Berlin, yüzlerce yıllık bir yerleşim yeri olarak köklü tarihinin kanıtlarını 20. yüzyıl tarihinden ince ayrıntılarla birleştiriyor. Mimarisi aslında Görkemli Prusya dönemi sarayları, Hitler devrinin soğuk binaları, soykırım günlerinin sembollü anıtları ve Soğuk Savaş yıllarını anımsatan duvar kalıntıları ve müzeleriyle şehrin geçmişe dair hikayesini de gözler önüne seriliyor.

1. Brandenburg Gate

Branderburg Gate (Brandenburg Kapısı), Berlin’de ayakta kalmayı başarabilmiş nadir yapılardan biri olarak başkentin en önemli simgelerinden. 1791’den bu yana kentin son iki yüzyıllık tarihine şahitlik eden yapı, II. Dünya Savaşında oldukça tahrip olsa da kentin bölünmüşlüğünün simgesiydi. Soğuk savaş boyunca Batı Berlin’de kalan Reichstag’ın aksine, Doğu Berlin topraklarındaydı.

Berlin Duvarının yıkıldığı 1989’dan sonra ise barış ve özgürlüğün, birleşmenin sembolüne dönüştü. Kuzeyinde Reichstag olduğu Brandenburg Gate, kentin önemli binalarına ev sahipliği yapan Pariser Platz’da yer alıyor. Her iki yanında altışar olmak üzere bir düzine kolona sahip olan kapının üzerinde doğuya dönük bir Quadriga Heykeli bulunuyor. Berlin gezilecek yerler arasında yer alan Hotel Adlon ve Akademie der Künste (Sanat Akademisi) de burada yer alıyor.

2. Reichstag

Reichstag (Parlamento Binası), tepesindeki cam kubbeden şehrin hareketliliğini, Berlinlilerin günlük koşuşturmasını kuş bakışı izleyebilirsiniz. Aynı şekilde Reichstag çevresindeki bir dizi kamu binaları olan Bundeskanzleramt (Federal Başbakanlık) ve Brandenburg Gate gibi yapıları da görme fırsatınız var.

3. Potsdam Meydanı

Potsdam Meydanı (Potsdamer Platz), Berlin’in eski kalbi ve en işlek meydanı. Brandenburg Kapısı ile Reichstag olarak bilinen Parlamento Binasının güneyinde, Tiergarten Parkı’nın ise güneydoğusunda bulunuyor. II. Dünya Savaşına kadar çok sayıda birbiriyle kesişen tramvay ve otobüs hattına ve ilk ışık sinyal sistemine sahip aynı ismi taşıyan uzak gar ile Avrupa’nın trafik açısından en zengin yerlerinden biri olmuş.

Duvarın yıkılmasıyla iş, eğlence ve alışveriş merkezlerinin birbiri ardına açılarak renklendirdiği meydan, özellikle geceleri bir yıldız gibi ışıl ışıl parlıyor. 1989’dan sonra tamamen değişen meydan, günümüzde yüksek binaların ve sayısız dükkân, mağaza ve ofislerin yer aldığı bir merkeze dönüştü. Meydanın en ünlü yapısı ise hiç kuşkusuz Berlin’in de simge yapılarından biri haline gelen Sony Center.

Kamp matları, doğada sağlam bir uyku uyumak için iki büyük rol oynar. Bunlar konfor ve ısı yalıtımıdır. Kamp matı seçerken; çoğu kişi konfor faktörünü öncelikli görür fakat bu yanlış bir yaklaşımdır. Uyumak için rahat ve konforlu bir yüzeyden ziyade ısı yalıtımının sağlanması daha önemli bir konudur. Kamp yapmayı veya sırt çantasıyla uzun seyahatler etmeyi sevenlerin kamp matı seçerken öncelikle dikkat etmesi gereken üç önemli nokta bulunmaktadır.

3 Adımda Kamp Matı Seçimi Nasıl Yapılır

  1. Kamp Matı Çeşitlerini öğrenin: Birkaç farklı kamp matı çeşidi vardır. Şişme matlar, askeri kamp matı, şişme yataklar gibi çok çeşitli kamp matları vardır. Bunların neler olduğunu ve nasıl performans verdiklerini öğrenmeniz faydalı olacaktır.
  2. Nerede kullanacağınıza karar verin: Kamp matınızı nerede kullanacağınıza göre seçin. Kamp için farklı, sırt çantasıyla uzun seyahatler için farklı özelliklerde matlar seçmeniz gerekir.
  3. Önceliklerinizi belirleyin: Kamp matında hangi özelliklerin sizin için daha önemli olduğuna iyi karar verin. Taşınabilirlik, konfor, boyut, ısı yalıtımı gibi özelliklerden hangisi sizin için daha önemli?

Kamp matı seçerken bu üç noktaya dikkat etmeniz önemlidir. Kamp matınızı kampa gitmeden önce evde mutlaka test etmelisiniz. Genellikle nasıl yatıyorsanız, o şekilde matın üzerine birkaç kere uzanın. Bu şekilde konforlu olup olmadığını öğrenebilirsiniz. Kamp matınızın bakımı, katlarken dikkat etmeniz gerekenler konusunda da satın aldığınız yerden bilgi almayı unutmayın.

Kamp Matı Ne İşe Yarar?

Kamp matı; çadırımızı kurduğumuz zemin ile vücudumuz arasına serdiğimiz; biz zeminin soğuğundan koruyan çok önemli bir malzemedir. Geceleri düşen hava sıcaklığı nedeniyle soğuyan toprak bizi uykumuzda hasta edebilir. Kamp matı ise kamp çadırı içinde zemin ile vücudumuz arasında stabil bir hava katmanı oluşturur. Bu sayede; geceleri vücut ısımız bu hava katmanını ısıtır ve biz de zeminin soğuğundan korunmuş oluruz.

Uyku tulumumuz ne kadar kalın ve soğuğa karşı dayanıklı olursa olsun; vücut ağırlığımızın etkisiyle uyku tulumunun alt kısmı zemin ile vücudumuz arasında sıkışacaktır. Bu yüzden uyku tulumu ile zemin arasında tampon görevi görecek bir kamp matı hayati önem taşımaktadır.

Sonbahar ve kış aylarında kampçıların en çok zorlandıkları ve çözüm aradıkları konulardan biri ısınma sorunudur. Bu yazımda size çadırınızın içerisinde nasıl sıcak bir ortam oluşturabileceğinizi ve kendinizi nasıl sıcak tutabileceğinizi anlatacağım. Uyku tulumu ve içlik gibi malzemelerin önemini hepimiz biliyoruz. Kış kampı için gerekli olduğunu düşündüğümüz bazı tavsiyeler vereceğim.

Çadırı Sıcak Tutmak İçin Neler Yapılabilir?

1- Taş ile Isıtma

Çadırınızı soğuk havalarda taş yardımıyla ısıtabileceğinizi biliyor muydunuz? Yapmanız gereken şey çok basit, ısıtılmış taşları çadırınızın içerisine taşımak. Isınmış taşlar eğer doğrudan çadırın içerisine taşınırlarsa çadırınızı eritebilir, ayrıca uğrayacakları ısı kaybı ile soğuğun tekrar hissedilmesi çok uzun sürmeyecektir. Taşların çadırınıza zarar vermemesi ve daha uzun süre ısıtması için kullanılan bazı yöntemler vardır. Bu yöntemlerden en etkili olan taşları alüminyum folyo ile sarmaktır. Bu sayede taşlarınızın 6-8 saat boyunca sıcak kalacak ve çadırınızı ısıtmaya devam edecektir.

2- Mum ile Isıtma

Kampçılar tarafında sıklıkla kullanılan ve oldukça pratik olan bu yöntem aynı zamanda büyük bir dikkat gerektiriyor. Çadırın içerisinde mum yakarak ısınabilirsiniz ancak son derece dikkatli davranmanız gerekiyor çünkü mumun devrilmesi durumunda çadırınızın yanacaktır. Bu yöntemi kullanırken yakacağınız mumları örneğin bir tencerenin içerisine koymak iyi bir fikir olabilir.

Mumları korunaklı şekilde yerleştirmenin bir diğer yöntemi ise teneke bir kutunun üstünü kesip mumları içerisine yerleştirmek olabilir. Bu yöntem ile teneke kutu koruma sağlamasının yanında bir reflektör gibi ısıyı yansıtacak ve daha iyi bir ısıtma sağlayacaktır.

Kamp çantası hazırlamak dünyanın en kolay işlerinden biridir, tek bir şartla: inceliklerini bilirseniz. Çadır, mat, uyku tulumu, fotoğraf makinesi, ilkyardım seti, yedek kıyafetler, kamp ocağı, temizlik malzemeleri, yemek gereçleri, yiyecekler… Aşağı yukarı hepimizin sırt çantası bu malzemelerle dolu.

Peki ama en doğru şekilde kamp çantası nasıl hazırlanır, kamp çantasını yerleştirirken hangi malzeme nereye konmalı, düzenlerken nelere dikkat etmek gerekir?

1) Kamp Malzemelerini Gruplara Ayırın

Kamp çantanızı yerleştirmeye başlamadan önce birbirine benzer, aynı grupta yer alan malzemeleri bir araya toplayın ve mümkünse bir file veya bez bir torbaya koyun. Kıyafetler, mutfak gereçleri, elektronik eşyalar gibi gruplamalar yapabilirsiniz.

2) Ağırlığı her zaman çantanın ortasına verin

Çadır, çadır malzemeleri, kamp ocağı gibi diğer malzemelere oranla daha ağır olan tüm malzemelerinizi çantanızın ortasına, sırt kısmına yakın olacak şekilde (ana bölme) yerleştirmelisiniz. Bu sayede ağırlık merkezini sırtta toplamış olacaksınız. Bu, yürürken eşyalarınızın çanta içinde sallanmamasına, yer değiştirmemesine ve gereksiz enerji tüketmemenize yarayacaktır.

3) Hafif ve hacimli malzemeleri çantanın en altına koyun

Uyku tulumu hatta bazı yedek kıyafetler gibi üzerine binen yüklerle sıkışarak daha az yer kaplayacak şeyleri her zaman çantanın en alt kısmına koyun. Bunu uygularken ağırlık merkezini bozmamaya özen gösterin.

4) Yol boyunca kullanılacak malzemeleri çantanın en üst kısmına koyun

Kamp alanına gidene kadar sık kullanacağınız malzemeleri her zaman çantanın en üst kısmına koyun. Bu bölüme harita, atıştırmalıklar, fotoğraf makinesi, ilkyardım seti ve fener gibi acil durumlarda ya da isteğe bağlı kullanmayı tercih ettiğiniz her şeye kolayca ulaşabilirsiniz.

5) Yürürken kullanmanız gereken malzemeleri ya da ufak tefek araç gereçleri çantanın bel kısmına yerleştirin

Yara bandı, gözlük, bandana, pil, cep telefonu ve düdük gibi malzemeler için çantanızın bel kısmındaki bölümleri tercih etmelisiniz. Bu bölümdeki malzemelere ulaşmak için çantanızı sırtınızdan indirmenize gerek kalmayacak. Dolayısıyla yürürken fermuarı açıp almayı isteyeceğiniz, ufak tefek ne varsa bu bölüm tam da onlar için.

6) Ağırlık merkezine denk gelmedikçe çantanın dış kısmındaki askılara ağır ekipmanlar asmayın

Çantanızın en alt kısmında bulunan askılara çadır veya uyku tulumunu bağlayabilirsiniz; bu dengenizi bozmaz. Ancak çantanızın etrafında bulunan askı yerlerine hacimli şeyler asarsanız yürüyüş boyunca sallanacakları için dengenizi de gereksiz yere bozacaktır. Bu da yol boyunca yürüyüş performansınızı olumsuz etkiler.

7- Ağırlık merkezini sırtınıza en yakın ve en orta noktaya denk getirin

Kamp çantası hazırlarken dikkat edilmesi gereken en önemli kural sırt kısmına koyduğunuz malzemelerdir. Çantanın sırt kısmına en ağır eşyaları koyduğunuzdan emin olun, çünkü bu omurga sağlığınız açısından oldukça önemlidir.

Konya gezilecek yerler listesinde son yıllarda ilk sıralarda yer alan Konya Tropikal Kelebek Bahçesi.

İçeriye adım attığınız ilk andan itibaren etrafınızı kelebekler sarıyor. Sağda solda uçuşan, üzerinize konan, insanların varlığını umursamadan salınan binlerce kelebek. 

Tropikal Kelebek Bahçesi’nde çok güzel bitkiler, serbestçe uçuşan rengarenk kelebekler, kelebek olmayı bekleyen kozalar ve papağanlar var. O kelebeklerin naif kanatlarındaki desenlere hayran kalmamak elde değil. Özellikle çocuklar için inanılmaz bir deneyim. Bahçeyi gezdikten sonra kelebeklerin yaşam döngüsünü gösteren bir bölüm var. Ayrıca böcek sineması ve böcek köyü de ilgililer için oldukça bilgilendirici. Sadece tropikal bir ortam olduğu için içerisi aşırı sıcak ve nemli. 30 derecenin üzerinde sıcaklık ve %60’ın üzeri nem var. 

Avrupa’nın en büyük tropikal kelebek bahçesi olarak geçen tesis 2015 yılında Selçuklu Belediyesi tarafından açılmış. 1.600 m2’lik kelebek uçuş alanı 15 tür kelebeğe doğal yaşam alanı sunmakta iken bahçede 98 türe ait 20.000 adet bitki bulunmakta imiş.

Kelebek şeklinde yapılan ve üzeri cam çatı ile kaplanan bina, 2018 yılında Sign Of The City Kamu Binaları katogorisinde Türkiye’nin En İyi Mimari Tasarım Ödülü’nü kazanmış. 

Kapalı alanın dışında çocukların oldukça eğlenceli vakit geçirebileceği çok büyük bir park var. Parkın bir kısmı survivor parkuru gibi tasarlanmış. Halatlar, tırmanma duvarı, büyük kuleler, uzun kaydıraklar ve asma köprüler bulunmakta. 

Bizim gibi yazın gidenler için çok bunaltıcı olsa da çocuğunuzla kesinlikle görülmesi gereken bir yer diye düşünüyorum.

Daha fazla bilgi almak isterseniz resmi sitesi: https://www.konyakelebeklervadisi.com/ 

 

Konya Tropikal Kelebek Bahçesi Giriş Ücretleri 2020

Tam 17,50 TL
Öğrenci 17,50 TL
 
0-6 yaş çocuklardan ücret alınmıyor.
6-14 yaş arası çocuklar 5 TL.
 

Konya Tropikal Kelebek Bahçesi Çalışma Saatleri

Hafta İçi 09:00 – 17:00 (Pazartesi günleri kapalıdır.)
Hafta Sonu 09:00 – 17:00

 

Likya yolu’nun en uğrak noktalarından bir tanesi olan Gelidonya Feneri nerede, Gelidonya Feneri’ne nasıl ve ne zaman gidilir,  sorularının yanıtlarını okumaya ve muhteşem manzaralı fotoğrafları okumaya başlamadan önce çayınızı kahvenizi alın gelin. Bekliyorum.

Gelidonya Feneri Likya yolu üstündeki en güzel noktalardan bir tanesi. Denizden 227 metre yükseklikte bulunan fener manzarasıyla adından söz ettirse de, ters akıntıların bulunduğu Beş Adalar’da denizcilere yol gösteriyor. Yüzyıllar boyunca denizcilerin korkulu rüyası haline gelmiş olan bölgede bir çok deniz kazası mevcut. Hatta Bodrum Kalesi’nin içerisinde sergilenen batık Gelidonya’da bulunmuştur. 30 m.de derinlikte M.Ö. 1200 yıllarında tarihlendirilen bir Suriye Ticaret gemisidir. Dünyanın ilk bilimsel su altı kazısıdır. 1960 yılında yapılmıştır.* Tarihten bu yana gerçekleşen kazalar sonucunda, bölgeyi daha güvenli bir hale getirmek için 1934 yılında Gelidonya Feneri’nin inşaasına başlanmış, 1936’da ise hizmete açılmıştır. O günden bugüne Demirci ailesinin özverili çalışmaları ile fener denizcilere yol göstermeye devam ediyor.

Şans bu ya, oradayken fenerin sorumlusu ile karşılaştık, feneri kontrole ve tamiratları bitirmeye gelmişti.  Hemen merak ettiğim soruları yönelttim. Sağ olsun kırmadan, sıkılmadan, sıcakkanlılıkla yanıtladı. İlk olarak dedesi fenerde yaşamaya ve çalışmaya başlamış, tabii o dönemlerde fener gaz yağı ile yanıyor, sönüyor. Epey iş. Dedesinin vefatının ardından babası ve en sonunda kendisine kalmış görev. Şu an güneş enerjisi ile çalışıyor fener ama tabii sık sık gelip kontrolleri yapılıyor.

Fenere sadece yürüyerek gidilebiliyor ve o yüzden oraya bir alet çantası taşımak bile sıkıntılı iken hayatı nasıl idame ettiklerini merak ettim. En merak ettiğim şey ise su sorunu idi. Fenerde iki tane sarnıç bulunuyor. Bunlardan birisi dışarıda toplanan su kullanım suyu olarak kullanıyor, diğeri ise fenerin altında, burada çatıdan akan yağmur suları toplanıyor ve içme suyu oluyor. Giden herkes fenerde yaşamayı hayal etse de, epey zor koşullar şehrin konforuna alışanlar için.

Gelidonya burnunun ucuna gidince hem Beş Adalar’ı hem de sol tarafta Sulu Ada’yı görmek mümkün. Fenerin biraz daha yukarısına ağaçlık kısım ise fotoğraf çekmek için ideal.