Yazar

Kampçı Bebek

Göz at

İkisi de aynı ana babanın evladı fakat ikisi de birbirinden çok farklı. Sanki iki farklı kültür ya da ortamda, iki farklı aile ya da insanlarla büyümüşler gibi; bedenen benzeseler dahi, karakter olarak çok farklılar.

İki kardeş arasındaki bu tür farklılıkları yaşamayan, onaylamayan sanırım yoktur. Kendim de dahil, çoğu anne aynı şeyi söylüyor. Bu farklılıkların neticesini kimisi genlere bağlarken, kimisi ise çevresel koşullara bağlıyor. Fakat durum şu ki: karakter farkını ne yalnızca gene, ne de yalnızca çevreye bağlı kılmak, sorunun doğru cevabı değildir. Kişiliğin gelişiminde önemli detaylar vardır. Bunlar çocuğun genleriyle ilgili olduğu kadar annenin hamilelik süreci, bebeğin bilhassa 0-1 yaş olmak üzere ilk altı yaş döneminde ne denli güvenli bağlanma gerçekleştirdiği (helikopter ebeveynlik yapmadan, ilginin bile dengeli olduğu), bilhassa bu dönemlerinde yeterince sevgi ve ilgi görüp görmediği, ayna nöronları, aile içi davranışlar, çevresel koşullar, travmalar, arkadaş çevresi; kısacası hepsi bir bütünsel olarak etkiler. Dahası; izlediği YouTube kanalları ve çizgi filmler de dahil çünkü oradan da kendine bir kahraman ya da rol model geliştirebilir.

Her insan kendine özgü kişiliği ile doğar. Daha somut bir örnek olabilmesi için şöyle bir örneklendirme yapalım: Diyelim ki Ayşe’den bahsediyoruz. Ayşe yeni doğmuş bir birey olsun. Ayşe; mizacı gereği çabuk sinirlenen, cana yakın, hırslı, inatçı, sevgi diliyle konuşan, insanları önce gözlemleyerek analiz etmeye çalışan, gözlem sonucu güvenebileceğine kanaat getirirse ancak o zaman iletişim kuran, kıskanç, paylaşımcı, doğaya ve insana değer veren, tembel, meraklı, sorgulayan bir karakter olsun. Görüldüğü üzere her insanda olduğu gibi Ayşe’nin de iyi ve kötü yönleri var. Aslında Ayşe’nin bu özelliklerine iyi ve kötü diyen, onları böyle adlandıran, onları kategorize eden biziz.

Çoğumuzun ise atladığı bir durum var: Çocuklarımızı eğitelim, öğretelim, güzel davranışları huy edinsinler diye onlara anlatalım, yapması ve yapmaması gerekenleri söyleyelim, şayet uygulamazlarsa belki de psikolojik veya fiziksel şiddeti bile göze alarak yaptırım uygulayalım fakat en sonunda bizim istediğimiz gibi çocuklar olsun düşüncesiyle çocuk yetiştiriyoruz. Olması gerekense aslında; gerçek kimliği görüp, o kimlik üzerinden rehber olmaya, huylarının arasındaki en sivri noktaları törpülemeye, potansiyelindeki uyuyan güzel huylarını canlandırmak, aktive olmuş kötü huylarını ise pasifize etmek, merak ve sorgulamasını geliştirmek, kendini gerçekleştirmesine yardımcı olmak, ilimsel ve bilimsel olarak çocuğu doğru yönlendirmek ebeveynlerin asıl amacı olmalı. Biz ebeveynlerin asıl görevi budur aslında. Örneği yine Ayşe üzerinden vereceksem şayet; siniri öfkesi tembelliği kıskançlığı meraklı olmasını yontalım biz, kişilik özellikleri arasındaki bu huylarını bertaraf edelim; geriye yalnızca seven paylaşan güvenilir insan tipi modeli olsun… Diyelim ki bunu başardık (çocukluk döneminde). Sonra ne olacak: Ya mış gibi bir yaşam sürecek; olduğu gibi görünmediği benliğinin arkasında gerçek karakterini gerek fark ederek, gerek fark etmeyerek, ya travmalı bir çocukluk dönemi olacak ki bu da hem kendi yaşantısını hem de kendi neslini devam ettireceği yavruları ve onların nesillerini de etkileme ihtimali yüksek olan travmaları olacak, ya da ergenlik dönemi zor ve tamamen aileden kopuk bir çocuk olacak…

Çocuğu olduğu gibi kabul etme, olanı inşa etme ve bu doğrultuda yönlendirme önemli olandır. Yani annenin psikolojik durumu, bedensel ve zihinsel sağlığı, hamilelik süreci, genetik faktörler ilk etapta karakter açısından etkili olan faktörlerdir. Bunun üzerine olacak inşa ise başta annenin olmak üzere (ya da anne kimliğini üstlenmiş kişi) aileler arasındaki iletişim ve davranış şekli, çevre, çocuğun gördüğü kişilerin davranışları, ona karşı nasıl davranıldığı, yapıcı mı yoksa yıkıcı mı eleştirel yaklaşıldığı, nasıl yönlendirildiği de var olan karakterinin üzerine eklenir, tamamlanır.

Ev temizliği, yemek, tek başına yenidoğan banyosu, 3 yaşında bir kız ve yeni kardeşi olduğu için özel davranılması gereken bir hassasiyetlik, misafir ağırlama, bebek gazı, uykusuzluk, doktor kontrolleri, blog yazma, annenin kişisel bakım ihtiyaçları, işitme engelli annelerimiz için sosyal sorumluluk projesi, çocuk doktorumuzla blog için özel çekimler, diyetisyenimizle blog için video çekim projeleri, katılacağım davetler,  röportaj hazırlıkları. Benim lohusa dönemimin büyük kısmı özetle bu şekilde. Bir müddet sonra da tüm bu sorumlulukların hepsiyle, iki çocukla birlikte üstlenmek ve hepsini tek başına gerçekleştirmek.

Şimdi ne demeliyim? “Aman Allahım, hayat çok zor!” , “Blogumla ilgilenmeyeyim ve işitme engelli annelerimizi de sonra düşünürüm”, “kendime bakmaya fırsatım yok, bir de takıp takıştırmaya mı uğraşayım?”,”Bu çocuk neden ağlıyor, uykusuzluktan geberiyorum!”

Ben bu cümlelerin hiçbirini sarf etmiyorum ve düzenimden de eksilen hiçbir şey yok. Çünkü, insanı yoran iş yükü değil, strestir. Ben, yaptığım her şeyi severek yaptığım için kolay kolay strese maruz kalmıyorum. Dolayısıyla da bu saydıklarımın hepsine şükür ki yetişiyorum. Çok mu kolay yetişiyorum, elbette hayır. Ama yetişebiliyorum 🙂

İki çocuklu hayata girmeden önce, ben de çok korkuyordum; acaba başarabilecek miyim, acaba düzenim değişecek mi, acaba yetişebilecek miyim, acaba annem evine döndüğünde hem eve hem de çocuklara yetecek miyim, acaba acaba acaba… Lohusalığımın ilk dönemlerinde biraz babaanne, biraz anneanne yanımda kalıp bana yardımcı oldular sağolsunlar. Onların da çok faydasını gördüm ilk haftalar ama eninde sonunda evli evine köylü köyüne dönecekti. Ve bu korkarak yanaştığım hayat benim hayatımdı!

Korkmanın, yeni değişen günlük yaşamıma hiçbir faydası olmadığı gibi, beni atalete sürükleyeceği için öncelikle hazırlığa zihnimde başladım. Beni etkileyen; insanların çok zor, ne yapacaksın, nasıl yapacaksın demeleriydi, zor olduğuna içten içe beni inandırmalarıydı ve benim de gözümde büyütmemdi. Halbuki, o iki çocuk bana emanetti ve her şeyden ötesi de, benim canlarımdılar. Onlar benim için engel değildi ve öncelik her zaman onlarındı. Bu gerçekliği farketmem ile üzerimdeki korku, korkunun ardından da stresi savdım düşüncelerimden ve bedenimden. Böylelikle gücümü de hissettim.

Bangkok, Tayland turizminin kalbinin attığı bir başkent. Geçtiğimiz yıllarda hızla yükselen gökdelenleri, birbiri ardına açılan şık lüks otelleri, dünya markalarına ev sahipliği yapan dev AVM’leriyle adeta Asya’da yükselen bir çekim merkezi haline geldi. Neredeyse tüm Uzak Doğu turlarının da ana uğrak yeri. Kamboçya, Laos ve Myanmar’a gidiyorsanız büyük ihtimalle Bangkok’a da uğramanız gerek.

Geleneksel Doğu yaşantısının, Batı modernizmi ile bir potada kaynaştığı Bangkok ile bir bağım olsa ki, Asya’da en çok seyahat ettiğim ve en çok bulunduğum şehir oldu. Tam 7 defa ziyaret ettim ve toplamda 1 aydan fazla zamanım Bangkok’ta geçmiştir herhalde.

1. Grand Palace

Grand Palace (Tayland Kraliyet Sarayı), 150 yılı aşkın bir süre boyunca Tay kraliyet ailesine ev sahipliği yapan, 100’den fazla binadan oluşan kompleks bir yapı. Chao Phraya Nehri’nin kıyısında yer alan ve Tayland’da gücün ve dinin simgesi olarak görülen Grand Palace, günümüzde halen taç giyme törenleri, kraliyet cenazeleri ve düğünlerin gerçekleştirildiği bir yer.

Saray yaksha denilen, oldukça etkileyici devasa heykellerle karşılıyor. Üç girişi bulunan ve tapınağı çevreleyen duvarlarında Ramakian efsanesini betimleyen resimlerin yer aldığı Wat Phra Kaew, rehberli ve sesli turlarla ziyaret edilebiliyor.

Komplekste, baş döndürücü tapınaklar, etkileyici avlular ve göz alıcı bahçeler bulunuyor. Bangkok’un en önemli tapınağı olan Zümrüt Budha Tapınağı (Wat Phra Kaew), Tay sanatının incelikleriyle bezeli muazzam bir mimariye sahip Budizm’in en önemli sembolü olan Zümrüt Budha Heykelini de içerisinde barındırıyor.

Tapınak ziyaretlerinde ayakkabılarınızı mutlaka çıkarın. Gezmek için en az yarım gününüzü ayırmanız gerekiyor. Ziyaret ücreti 500 Baht.

2. Zümrüt Budha Heykeli

Wat Phra Kaew (Zümrüt Budha Tapınağı), sarayın en kutsal ve değerli yeri. Bangkok’un en önemli tapınağı olan Zümrüt Budha Tapınağı, Tay sanatının incelikleriyle bezeli muazzam bir mimariye sahip Budizm’in en önemli sembolü olan Zümrüt Budha Heykelini de içerisinde barındırıyor.

Üç girişi bulunan ve tapınağı çevreleyen duvarlarında Ramakian efsanesini betimleyen resimlerin yer aldığı Wat Phra Kaew, rehberli ve sesli turlarla ziyaret edilebiliyor.

Grand Palace her gün 08.30–16.30 saatleri arası ziyarete açık. Bilet satışı 15.30’a kadar yapılıyor. Saray kompleksini gezmek için en az 3 saat, hatta yarım gün gerekiyor. Hafta sonları çok kalabalık olduğundan, hafta içi ziyaret etmek daha mantıklı.

3. Yatan Budha Tapınağı

Wat Pho (Yatan Budha Tapınağı) veya Thai adıyla Wat Phra Chetuphon, Bangkok’un en eski ve en çok ilgi gören, en büyük Budist tapınağı. Bangkok’un en büyük ve en eski tapınağı Yatan Budha Heykeli, aynı zamanda Tayland’ın ilk üniversitesi olarak da biliniyor.

Tapınak 16. yüzyılın başlarında, Yatan Budha heykeli ise 1781’de yapılarak 1800’lerin ortasında tapınağa yerleştirildi. 46 m uzunluğa ve 15 m yüksekliğe sahip devasa Budha heykeli ise Budha’nın Nirvana’ya ulaşması betimliyor.

Wat Pho, Thai masajı da dahil olmak üzere Thai tıp öğretisini koruma özelliğine sahip bir merkez görevini sürdürüyor. Burada dilerseniz eğitimli kişilere masaj yaptırabilirsiniz ya da masaj kurslarına katılabilirsiniz.

Tıp ve tarih konusu dışında, geleneksel Thai masajı ve meditasyon konusunda eğitim merkezi olan Wat Pho, her gün 08.30-17.00 saatleri arasında ziyarete açık. Tapınağın giriş ücreti 100 Baht.

Fransa‘nın başkenti Paris‘in sembol yapılarından biri olan Notre Dame Katedrali, hem Fransa tarihinin bir sembolü, hem de Paris’in silüetinin vazgeçilmez bir parçası olarak niteleniyor. Paris’in kalbi olarak da anılan 850 yıllık görkemli katedralin yapımına 1163’te başlandı ve yapımı 200 yıla yakın sürdü. 1345’te bitirilen Notre Dame Katedrali, ismini Meryem Ana’dan alıyor.

UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Notre Dame Katedrali, Hristiyanlık dünyası için büyük önem taşıyor. 15 Nisan 2019’da çıkan yangınla çatısının büyük bölümü tahrip olan katedral, dünyanın dört bir yanından toplanan bağışlarla kapsamlı bir restorasyon sürecine girdi. Her yıl 14 milyona yakın turist buraya akın ediyor.

Paris’te Ile de la Cite adasında yer alan katedral, Paris Piskoposu Maruice de Sully tarafından, cehaletin istisna olmaktan çok normal kabul edildiği bir çağda inşa edilmiş olmasına rağmen İncil’den alıntıların bulunduğu kapıları, resimleri ve vitraylı cam tasarımları ile görkemli bir atmosfere sahip. Yapı, gösterişli çanlar ve eski tarz Gotik mimari ile karakterize edilmiş.

Maurice de Sully’nin mimari olduğu, Notre Dame Katedrali 128 metre yüksekliğinde, Fransız gotik eserlerinin en ünlülerinden biri olan ve birçok Fransız katedralinin çiziminde örnek alınmış şaheser niteliğinde bir yapı. Yapımına Kral Louis VII’in dönemi olan 1163 yılında başlanan katedral, 1345 yılında Paris’in dünya politikasının merkezi haline geldiği dönemde tamamlanmış.

Notre Dame Katedrali, Paris

6. Henry’nin krallık tahtına çıkışı, Napolyon’un imparator oluşu ve tarihte çok önemli yerleri olan şahsiyetlerin evlilikleri gibi birçok çok önemli olaya şahitlik eden katedralde Haçlı seferi döneminde savaşa giden askerlerin yola çıkmadan önce dizleri üzerine çöküp dua ettiği biliniyor.

Devrimcilerin bu muhteşem tapınağı yağmalayıp tahrip etmelerinin ardından, yeniden restore edilen katedralde sayısız defa güzelleştirme çalışmaları yapılmış.

Bugün ise hem sanatsal hem de mimari açıdan ziyaretçileri büyüleyen bir atmosfer sunan katedralin, batı girişindeki 28 heykel Judaea ve Israel krallıklarını temsil ediyor. Güney kulesinde ise meşhur Emmanuel çanı görenleri kendisine hayran bırakıyor.

Sivri çatıları ve kuleleriyle göğe doğru yükselen, dev boyutlu bu katedralin cephesindeki ‘gül pencere’ dönemin vitray sanatının en görkemli örneklerinden biri olarak gösteriliyor. Çok sayıda renkli pencere, iç mekanın aydınlanmasını sağlamanın dışında, renkli ışıklar yapının içinde büyülü bir dinsel atmosfer oluşturmak amacı ile yapılmış.

Natüralizm akımının ağır etkisi altındaki yapı, heykellerin ve işlemeli camların ortaçağ Roma mimari üslubundan sonra pek görülmemiş bir dünyevilik içermesiyle sonuçlanmış. Hatta Notre Dame’ın bu süslü ve ihtişamlı görünüşü, o yıllarda pek çok kesimin dikkatini çekmiş ve bu zengin görüntünün bir din merkezine yakışmayacağı epeyce dile getirilmiş.

19. yüzyılda katedralin restorasyon çalışmaları sırasında eklenen Gargoyle yaratıkları olan efsane gardiyanlar yapının Büyük Galeri kısmında bulunuyor. Gül desenli renkli camları, Gotik tarzı diğer temalardan ayıran özellik, Fransa’nın diğer katedrallerinden daha etkileyici olmasa da, yine de görenler için muhteşem bir görüntü oluşturuyorlar.

Almanya’nın başkenti Berlin, kentin ortasından geçen Spree Nehri’nin iki kıyısında kurulmuş bir kent. 20. yüzyılın ikinci yarısından 1990’a kadar kenti Doğu ve Batı Berlin olarak ikiye ayıran Berlin Duvarı ile anılsa da günümüzde doğallığı, farklı kültürleri kucaklayan hoşgörüsü, enerjisi ve dinamizmiyle zarif bir metropol. Şehrin tam ortasında kilometrelerce uzanan güzel parklar ve nefis bahçeler Berlin’in hiçbir zaman eskimeyeceğini gösteriyor.

Berlin, yüzlerce yıllık bir yerleşim yeri olarak köklü tarihinin kanıtlarını 20. yüzyıl tarihinden ince ayrıntılarla birleştiriyor. Mimarisi aslında Görkemli Prusya dönemi sarayları, Hitler devrinin soğuk binaları, soykırım günlerinin sembollü anıtları ve Soğuk Savaş yıllarını anımsatan duvar kalıntıları ve müzeleriyle şehrin geçmişe dair hikayesini de gözler önüne seriliyor.

1. Brandenburg Gate

Branderburg Gate (Brandenburg Kapısı), Berlin’de ayakta kalmayı başarabilmiş nadir yapılardan biri olarak başkentin en önemli simgelerinden. 1791’den bu yana kentin son iki yüzyıllık tarihine şahitlik eden yapı, II. Dünya Savaşında oldukça tahrip olsa da kentin bölünmüşlüğünün simgesiydi. Soğuk savaş boyunca Batı Berlin’de kalan Reichstag’ın aksine, Doğu Berlin topraklarındaydı.

Berlin Duvarının yıkıldığı 1989’dan sonra ise barış ve özgürlüğün, birleşmenin sembolüne dönüştü. Kuzeyinde Reichstag olduğu Brandenburg Gate, kentin önemli binalarına ev sahipliği yapan Pariser Platz’da yer alıyor. Her iki yanında altışar olmak üzere bir düzine kolona sahip olan kapının üzerinde doğuya dönük bir Quadriga Heykeli bulunuyor. Berlin gezilecek yerler arasında yer alan Hotel Adlon ve Akademie der Künste (Sanat Akademisi) de burada yer alıyor.

2. Reichstag

Reichstag (Parlamento Binası), tepesindeki cam kubbeden şehrin hareketliliğini, Berlinlilerin günlük koşuşturmasını kuş bakışı izleyebilirsiniz. Aynı şekilde Reichstag çevresindeki bir dizi kamu binaları olan Bundeskanzleramt (Federal Başbakanlık) ve Brandenburg Gate gibi yapıları da görme fırsatınız var.

3. Potsdam Meydanı

Potsdam Meydanı (Potsdamer Platz), Berlin’in eski kalbi ve en işlek meydanı. Brandenburg Kapısı ile Reichstag olarak bilinen Parlamento Binasının güneyinde, Tiergarten Parkı’nın ise güneydoğusunda bulunuyor. II. Dünya Savaşına kadar çok sayıda birbiriyle kesişen tramvay ve otobüs hattına ve ilk ışık sinyal sistemine sahip aynı ismi taşıyan uzak gar ile Avrupa’nın trafik açısından en zengin yerlerinden biri olmuş.

Duvarın yıkılmasıyla iş, eğlence ve alışveriş merkezlerinin birbiri ardına açılarak renklendirdiği meydan, özellikle geceleri bir yıldız gibi ışıl ışıl parlıyor. 1989’dan sonra tamamen değişen meydan, günümüzde yüksek binaların ve sayısız dükkân, mağaza ve ofislerin yer aldığı bir merkeze dönüştü. Meydanın en ünlü yapısı ise hiç kuşkusuz Berlin’in de simge yapılarından biri haline gelen Sony Center.

Kamp matları, doğada sağlam bir uyku uyumak için iki büyük rol oynar. Bunlar konfor ve ısı yalıtımıdır. Kamp matı seçerken; çoğu kişi konfor faktörünü öncelikli görür fakat bu yanlış bir yaklaşımdır. Uyumak için rahat ve konforlu bir yüzeyden ziyade ısı yalıtımının sağlanması daha önemli bir konudur. Kamp yapmayı veya sırt çantasıyla uzun seyahatler etmeyi sevenlerin kamp matı seçerken öncelikle dikkat etmesi gereken üç önemli nokta bulunmaktadır.

3 Adımda Kamp Matı Seçimi Nasıl Yapılır

  1. Kamp Matı Çeşitlerini öğrenin: Birkaç farklı kamp matı çeşidi vardır. Şişme matlar, askeri kamp matı, şişme yataklar gibi çok çeşitli kamp matları vardır. Bunların neler olduğunu ve nasıl performans verdiklerini öğrenmeniz faydalı olacaktır.
  2. Nerede kullanacağınıza karar verin: Kamp matınızı nerede kullanacağınıza göre seçin. Kamp için farklı, sırt çantasıyla uzun seyahatler için farklı özelliklerde matlar seçmeniz gerekir.
  3. Önceliklerinizi belirleyin: Kamp matında hangi özelliklerin sizin için daha önemli olduğuna iyi karar verin. Taşınabilirlik, konfor, boyut, ısı yalıtımı gibi özelliklerden hangisi sizin için daha önemli?

Kamp matı seçerken bu üç noktaya dikkat etmeniz önemlidir. Kamp matınızı kampa gitmeden önce evde mutlaka test etmelisiniz. Genellikle nasıl yatıyorsanız, o şekilde matın üzerine birkaç kere uzanın. Bu şekilde konforlu olup olmadığını öğrenebilirsiniz. Kamp matınızın bakımı, katlarken dikkat etmeniz gerekenler konusunda da satın aldığınız yerden bilgi almayı unutmayın.

Kamp Matı Ne İşe Yarar?

Kamp matı; çadırımızı kurduğumuz zemin ile vücudumuz arasına serdiğimiz; biz zeminin soğuğundan koruyan çok önemli bir malzemedir. Geceleri düşen hava sıcaklığı nedeniyle soğuyan toprak bizi uykumuzda hasta edebilir. Kamp matı ise kamp çadırı içinde zemin ile vücudumuz arasında stabil bir hava katmanı oluşturur. Bu sayede; geceleri vücut ısımız bu hava katmanını ısıtır ve biz de zeminin soğuğundan korunmuş oluruz.

Uyku tulumumuz ne kadar kalın ve soğuğa karşı dayanıklı olursa olsun; vücut ağırlığımızın etkisiyle uyku tulumunun alt kısmı zemin ile vücudumuz arasında sıkışacaktır. Bu yüzden uyku tulumu ile zemin arasında tampon görevi görecek bir kamp matı hayati önem taşımaktadır.

Sonbahar ve kış aylarında kampçıların en çok zorlandıkları ve çözüm aradıkları konulardan biri ısınma sorunudur. Bu yazımızda siz değerli müşterilerimize çadırınızın içerisinde nasıl sıcak bir ortam oluşturabileceğinizi ve kendinizi nasıl sıcak tutabileceğinizi anlatacağız. Uyku tulumu ve içlik gibi malzemelerin öneminden bahsedecek ve kış kampı için gerekli olduğunu düşündüğümüz bazı tavsiyeler vereceğiz.

Çadırı Sıcak Tutmak İçin Neler Yapılabilir?

1- Taş ile Isıtma

Çadırınızı soğuk havalarda taş yardımıyla ısıtabileceğinizi biliyor muydunuz? Yapmanız gereken şey çok basit, ısıtılmış taşları çadırınızın içerisine taşımak. Isınmış taşlar eğer doğrudan çadırın içerisine taşınırlarsa çadırınızı eritebilir, ayrıca uğrayacakları ısı kaybı ile soğuğun tekrar hissedilmesi çok uzun sürmeyecektir. Taşların çadırınıza zarar vermemesi ve daha uzun süre ısıtması için kullanılan bazı yöntemler vardır. Bu yöntemlerden en etkili olan taşları alüminyum folyo ile sarmaktır. Bu sayede taşlarınızın 6-8 saat boyunca sıcak kalacak ve çadırınızı ısıtmaya devam edecektir.

2- Mum ile Isıtma

Kampçılar tarafında sıklıkla kullanılan ve oldukça pratik olan bu yöntem aynı zamanda büyük bir dikkat gerektiriyor. Çadırın içerisinde mum yakarak ısınabilirsiniz ancak son derece dikkatli davranmanız gerekiyor çünkü mumun devrilmesi durumunda çadırınızın yanacaktır. Bu yöntemi kullanırken yakacağınız mumları örneğin bir tencerenin içerisine koymak iyi bir fikir olabilir.

Mumları korunaklı şekilde yerleştirmenin bir diğer yöntemi ise teneke bir kutunun üstünü kesip mumları içerisine yerleştirmek olabilir. Bu yöntem ile teneke kutu koruma sağlamasının yanında bir reflektör gibi ısıyı yansıtacak ve daha iyi bir ısıtma sağlayacaktır.

Kamp çantası hazırlamak dünyanın en kolay işlerinden biridir, tek bir şartla: inceliklerini bilirseniz. Çadır, mat, uyku tulumu, fotoğraf makinesi, ilkyardım seti, yedek kıyafetler, kamp ocağı, temizlik malzemeleri, yemek gereçleri, yiyecekler… Aşağı yukarı hepimizin sırt çantası bu malzemelerle dolu.

Peki ama en doğru şekilde kamp çantası nasıl hazırlanır, kamp çantasını yerleştirirken hangi malzeme nereye konmalı, düzenlerken nelere dikkat etmek gerekir?

1) Kamp Malzemelerini Gruplara Ayırın

Kamp çantanızı yerleştirmeye başlamadan önce birbirine benzer, aynı grupta yer alan malzemeleri bir araya toplayın ve mümkünse bir file veya bez bir torbaya koyun. Kıyafetler, mutfak gereçleri, elektronik eşyalar gibi gruplamalar yapabilirsiniz.

2) Ağırlığı her zaman çantanın ortasına verin

Çadır, çadır malzemeleri, kamp ocağı gibi diğer malzemelere oranla daha ağır olan tüm malzemelerinizi çantanızın ortasına, sırt kısmına yakın olacak şekilde (ana bölme) yerleştirmelisiniz. Bu sayede ağırlık merkezini sırtta toplamış olacaksınız. Bu, yürürken eşyalarınızın çanta içinde sallanmamasına, yer değiştirmemesine ve gereksiz enerji tüketmemenize yarayacaktır.

3) Hafif ve hacimli malzemeleri çantanın en altına koyun

Uyku tulumu hatta bazı yedek kıyafetler gibi üzerine binen yüklerle sıkışarak daha az yer kaplayacak şeyleri her zaman çantanın en alt kısmına koyun. Bunu uygularken ağırlık merkezini bozmamaya özen gösterin.

4) Yol boyunca kullanılacak malzemeleri çantanın en üst kısmına koyun

Kamp alanına gidene kadar sık kullanacağınız malzemeleri her zaman çantanın en üst kısmına koyun. Bu bölüme harita, atıştırmalıklar, fotoğraf makinesi, ilkyardım seti ve fener gibi acil durumlarda ya da isteğe bağlı kullanmayı tercih ettiğiniz her şeye kolayca ulaşabilirsiniz.

5) Yürürken kullanmanız gereken malzemeleri ya da ufak tefek araç gereçleri çantanın bel kısmına yerleştirin

Yara bandı, gözlük, bandana, pil, cep telefonu ve düdük gibi malzemeler için çantanızın bel kısmındaki bölümleri tercih etmelisiniz. Bu bölümdeki malzemelere ulaşmak için çantanızı sırtınızdan indirmenize gerek kalmayacak. Dolayısıyla yürürken fermuarı açıp almayı isteyeceğiniz, ufak tefek ne varsa bu bölüm tam da onlar için.

6) Ağırlık merkezine denk gelmedikçe çantanın dış kısmındaki askılara ağır ekipmanlar asmayın

Çantanızın en alt kısmında bulunan askılara çadır veya uyku tulumunu bağlayabilirsiniz; bu dengenizi bozmaz. Ancak çantanızın etrafında bulunan askı yerlerine hacimli şeyler asarsanız yürüyüş boyunca sallanacakları için dengenizi de gereksiz yere bozacaktır. Bu da yol boyunca yürüyüş performansınızı olumsuz etkiler.

7- Ağırlık merkezini sırtınıza en yakın ve en orta noktaya denk getirin

Kamp çantası hazırlarken dikkat edilmesi gereken en önemli kural sırt kısmına koyduğunuz malzemelerdir. Çantanın sırt kısmına en ağır eşyaları koyduğunuzdan emin olun, çünkü bu omurga sağlığınız açısından oldukça önemlidir.

Konya gezilecek yerler listesinde ilk sıralarda yer alan Konya Tropikal Kelebek Bahçesi, evet Konya’da kelebek bahçesi varmış.. Beni oldukça şaşırttı..

Adım attığım ilk andan itibaren etrafımı kelebekler sardı.. Sağda solda uçuşan, insanların varlığını umursamadan salınan kelebekler.. Kaç yüz belki kaç bin tane vardı bilmiyorum.. Kelebekler vadisi’nde bile göremediğimiz kadar çok.

Parkın içerisinde birkaç güvenlik var. Kelebekler zarar görmesin diye ziyaretçileri gözlüyorlar. Zaten uyarılarda da kelebekleri yakalamayın yazıyor. Yakalamaya gerek yok ki, zaten üstümüze de konuyorlardı.

Yol ilerledikçe kelebeklerin larvalarının gelişimini gösteren kuluçka makineleri dikkat çekmeye başlıyor. Hatta kuluçka makinelerinin içerisinde birkaç tane larvasından çıkmış kelebek vardı. Çıkış anına gelebilseydim, çığlık atardım muhtemelen.

Kelebeklerin arasından ilerleyen yol Böcek Sineması’na ve Böcek Köyü’ne varıyor. Böcek Sineması’nda tatlı bir animasyon gösteriliyor. Böcek köyünde ise bahçede yaşayan böceklere dair bilgiler veriliyor.

Likya yolu’nun en uğrak noktalarından bir tanesi olan Gelidonya Feneri nerede, Gelidonya Feneri’ne nasıl ve ne zaman gidilir,  sorularının yanıtlarını okumaya ve muhteşem manzaralı fotoğrafları okumaya başlamadan önce çayınızı kahvenizi alın gelin. Bekliyorum.

Gelidonya Feneri Likya yolu üstündeki en güzel noktalardan bir tanesi. Denizden 227 metre yükseklikte bulunan fener manzarasıyla adından söz ettirse de, ters akıntıların bulunduğu Beş Adalar’da denizcilere yol gösteriyor. Yüzyıllar boyunca denizcilerin korkulu rüyası haline gelmiş olan bölgede bir çok deniz kazası mevcut. Hatta Bodrum Kalesi’nin içerisinde sergilenen batık Gelidonya’da bulunmuştur. 30 m.de derinlikte M.Ö. 1200 yıllarında tarihlendirilen bir Suriye Ticaret gemisidir. Dünyanın ilk bilimsel su altı kazısıdır. 1960 yılında yapılmıştır.* Tarihten bu yana gerçekleşen kazalar sonucunda, bölgeyi daha güvenli bir hale getirmek için 1934 yılında Gelidonya Feneri’nin inşaasına başlanmış, 1936’da ise hizmete açılmıştır. O günden bugüne Demirci ailesinin özverili çalışmaları ile fener denizcilere yol göstermeye devam ediyor.

Şans bu ya, oradayken fenerin sorumlusu ile karşılaştık, feneri kontrole ve tamiratları bitirmeye gelmişti.  Hemen merak ettiğim soruları yönelttim. Sağ olsun kırmadan, sıkılmadan, sıcakkanlılıkla yanıtladı. İlk olarak dedesi fenerde yaşamaya ve çalışmaya başlamış, tabii o dönemlerde fener gaz yağı ile yanıyor, sönüyor. Epey iş. Dedesinin vefatının ardından babası ve en sonunda kendisine kalmış görev. Şu an güneş enerjisi ile çalışıyor fener ama tabii sık sık gelip kontrolleri yapılıyor.

Fenere sadece yürüyerek gidilebiliyor ve o yüzden oraya bir alet çantası taşımak bile sıkıntılı iken hayatı nasıl idame ettiklerini merak ettim. En merak ettiğim şey ise su sorunu idi. Fenerde iki tane sarnıç bulunuyor. Bunlardan birisi dışarıda toplanan su kullanım suyu olarak kullanıyor, diğeri ise fenerin altında, burada çatıdan akan yağmur suları toplanıyor ve içme suyu oluyor. Giden herkes fenerde yaşamayı hayal etse de, epey zor koşullar şehrin konforuna alışanlar için.

Gelidonya burnunun ucuna gidince hem Beş Adalar’ı hem de sol tarafta Sulu Ada’yı görmek mümkün. Fenerin biraz daha yukarısına ağaçlık kısım ise fotoğraf çekmek için ideal.